3 Eylül 2012 Pazartesi
Bilgi Ağacı Humberto R. Maturana & Francisco G. Varela
New York'ta Bronx Hayvanat Bahçesi'nde primatlara ayrılmış özel bir bölüm vardır. Orada şempanzeleri, goriller ile Yeni ve Eski Dünya'dan gelen pek çok maymunu görebiliriz. Ne var ki dikkatimizi bu bölümün arka tarafındaki bir kafes çeker. Kafes kalın parmaklıklarla çevrilmiştir ve üzerinde "Dünyanın En Tehlikeli Primatı" tabelası bulunmaktadır. Parmaklıkların arasından baktığımızda şaşkınlıkla kendi yüzümüzü görürüz; alttaki açıklamada ise insanın, bilinen bütün hayvan türlerinin yok ettiğinden daha fazla türü yok ettiği yazar. Gözlemci konumundan -kendimiz tarafından- gözlenen konumuna geçeriz. Peki, gördüğümüz nedir?
Kitabı Mukaddes, Adem ve Havva'nın iyi ve kötüyü bilmeyi sağlayan bilgi ağacının meyvesinden yediklerinde asla başlangıçtaki masumiyetlerine dönemeyecek şekilde farklı varlıklara dönüştüklerini söyler. Bunun öncesinde dünyaya ilişkin bilgileri çıplaklıklarında ifade edilmişti. Salt bilginin masumiyetinde bu çıplaklıkla yaşıyorlardı. Sonra çıplak olduklarını bildiler; bildiklerini bildiler.
Bizler şüpheye yer bırakmayan, sıkı sıkıya bağlandığımız algılarımızın, kesinliğin dünyasında yaşama eğilimindeyiz: Kanaatlerimiz, gördüklerimizin gördüğümüz gibi olduğunu kanıtlar ve doğru bildiğimiz şeyin bir alternatifi söz konusu değildir. Bu bizim gündelik halimiz, kültürel duruşumuz, genel insanlık halimizdir.
Bizler yansıma veya düşünüme değil eyleme odaklanmış olarak yaşarız; dolayısıyla şahsi yaşamımız kendinden bihaberdir. Sanki bir tabu "Bilmek hakkında bir şey bilmek yasaktır" der. Esasında bize en yakın olan dünyayı, algı dünyamızı neyin oluşturduğunu bilmemek büyük bir utançtır. Bu dünyada utanılacak pek çok şey vardır; ama bu cehalet en kötülerinden biridir.
çok ağır bir yükü taşıyabilmek için
merkezini bilmek gerekir
keza ruhlarını güzelleştirebilmek için
doğalarını tanımaları elzemdir insanların
Renkleri nasıl gördüğümüzü izah etmek kolay değildir. Fakat bu izah açısından önemli olan, nesnelerden bize ulaşan ışığın özelliklerinin gördüğümüz nesnelerin rengini belirlediği fikrini bir kenara bırakmaktır. Bunun yerine bir rengi görmenin sinir sisteminde, sistem yapısı tarafından belirlenen özgül bir örüntüye, çeşitli faaliyet durumlarının oluşturduğu örüntüye karşılık geldiğini anlamaya yoğunlaşmalıyız. (bkz. Renkli Gölge Deneyi)
Bilmek etkin bir eylemdir, yani canlıların varoluş alanında etkin biçimde faaliyet göstermektir. Her bilme eylemi bir dünya yaratır.
Alınıtıdır
nurmaris
2 Eylül 2012 Pazar
ŞAİR
Bir duygu avcısıdır şair. Aralık kapılardan, kirpik uçlarından, çatı pervazlarından, kimi gün bir ince mavi, kimi gün güz rengi bir hüzünle süzülen ayrıntıları, göğsündeki görünmez kuyulara doldurur bir bir. Bir görme ustasıdır o.
Sonra içinde bir kırık ses, iki ağzı keskin bir bıçak ve alın kırışığında saklı bir hazla, her bir ayrıntıdan yeni bir bütün çıkarır, derinliği inceliğinde yatan:
sanki nedir bir sonbahar yağmurunun anlamı
bir kadın bir pencerede yalnızken (Edip Cansever)
O bir inkarcıdır; yetinmesiz bir serüvenci. Ulaştığı her şiirin nesnesi, her şiirsel durum, değerinden düşmüş, yıpranmış, "olmasa da olur" bir donuk hal almıştır. Ve eşikte ve ufukta, gecenin içinde, günün alnacında, yüzlerce yeni serüven, yeni ayrıntı el edip durur bir ilk gençlik işvesiyle. Hayatın en kolay ayarttığıdır şair. Vefası şiirdir.
Anlamı sesin kantarında tartan attardır o. Dünyayı sözün süzgecinden geçirir, dilin suyuyla yıkar. Yine de bir acemidir, anlamı sözün tınısından ayırmayan. Bir büyük hovardadır, bir hece için bir dizeyi harcar. İnsanı dilinden yakalar önce. Çağrısız konuğudur herkesin, bir şiirle kapıları çalan.
Yağmuru camlardan içeri alandır o; rüzgarı yatakların içine salan, evini yolların ucuna kurandır. İnce cılgalardan derin ırmaklar akıtır çırpına çırpına. Geceyi gündüze eşitleyendir. Sevinci hüzne bakar, hüznü sevince. O bir aşk dervişidir, aşkı diri tutmak için lokma lokma yüreğini yiyen.
Dini dünyadır onun, ayini şiir.
ŞÜKRÜ ERBAŞ
NURMARİS
Bir duygu avcısıdır şair. Aralık kapılardan, kirpik uçlarından, çatı pervazlarından, kimi gün bir ince mavi, kimi gün güz rengi bir hüzünle süzülen ayrıntıları, göğsündeki görünmez kuyulara doldurur bir bir. Bir görme ustasıdır o.
Sonra içinde bir kırık ses, iki ağzı keskin bir bıçak ve alın kırışığında saklı bir hazla, her bir ayrıntıdan yeni bir bütün çıkarır, derinliği inceliğinde yatan:
sanki nedir bir sonbahar yağmurunun anlamı
bir kadın bir pencerede yalnızken (Edip Cansever)
O bir inkarcıdır; yetinmesiz bir serüvenci. Ulaştığı her şiirin nesnesi, her şiirsel durum, değerinden düşmüş, yıpranmış, "olmasa da olur" bir donuk hal almıştır. Ve eşikte ve ufukta, gecenin içinde, günün alnacında, yüzlerce yeni serüven, yeni ayrıntı el edip durur bir ilk gençlik işvesiyle. Hayatın en kolay ayarttığıdır şair. Vefası şiirdir.
Anlamı sesin kantarında tartan attardır o. Dünyayı sözün süzgecinden geçirir, dilin suyuyla yıkar. Yine de bir acemidir, anlamı sözün tınısından ayırmayan. Bir büyük hovardadır, bir hece için bir dizeyi harcar. İnsanı dilinden yakalar önce. Çağrısız konuğudur herkesin, bir şiirle kapıları çalan.
Yağmuru camlardan içeri alandır o; rüzgarı yatakların içine salan, evini yolların ucuna kurandır. İnce cılgalardan derin ırmaklar akıtır çırpına çırpına. Geceyi gündüze eşitleyendir. Sevinci hüzne bakar, hüznü sevince. O bir aşk dervişidir, aşkı diri tutmak için lokma lokma yüreğini yiyen.
Dini dünyadır onun, ayini şiir.
ŞÜKRÜ ERBAŞ
NURMARİS
A ( ALPHA HARFİ ) ...
Birçok alfabenin ilk harfidir (alpha). Grek ve Latin alfabelerindeki "A" (alpha) harfi Fenike alfabesinden alınmış olup, ibrani alfabesindeki karşılığı alef, Arap alfabesindeki karşılığı eliftir. (Fenike, İbrani, eski Arap alfabesi ve Etrüskler'in ilk alfabesi 22 harften oluşuyordu. (Yirmiiki) Tanrı'yı, Tanrı'nın tekliğini simgeleyen bir rakamı, doğal olarak, sayılar ve harflerin birbirleriyle ilişkilendirilmesine dayalı okült çalışmalarda alfabenin ilk harfi ile karşılanır. İbrani tradisyonuna göre diğer bütün harfler başlangıç olan alef harfinden türer. Alef'in kabalistik çalışmalardaki sayısal değeri l' dir. Aynı şekilde Arapça'daki elif harfinin sayısal değeri ebced hesabında l'dir. Allah sözcüğünün ilk harfi de Arap ve Fars alfabesindeki "elif" harfidir.
Alfabenin ilk harfinin önemi İncil'de de vurgulanmıştır. İncil'in Yuhanna'nın Vahyi kısmında geçen "alfa ve omega benim" ifadesi "sınırsızlık, sonsuzluk, Dünya meydana gelmeden önce de, yok olacağı zaman da mevcut olma, Dünya'yı meydana getirme" ya da "yeryüzünü, insanların niyetlerine varıncaya kadar her şeyiyle bilerek sevk ve idare etme", "insana şah damarından da yakın olma" anlamlarında yorumlanmıştır. Buna benzer ifadeler İslami tradisyonda da mevcuttur.
"A" sesi kadim alfabelerde genellikle daire biçimiyle belirtilmekteydi. Maya ve Mısır alfabelerinde içinde küçük bir daire olan daire ilk ses olan "a" sesini ifade ederdi ki, James Churchward Uygurlar'da da bununla, tek olan Tanrı'nın temsil edildiğini ve "a" sesinin Mu ve Naga-Maya alfabelerinde içi noktalı olan bir daireyle gösterildiğini belirtmektedir. Churchward Uygur Türkleri'nin, ortasında daha küçük bir daire bulunan daire sembolünü tercih ettiklerini belirtiyorsa da, Orhon ve Yenisey yazıtları gibi eski yazıtlardan, Proto-Türkler'de, içi boş ve noktalı dairenin de kullanıldığı anlaşılmaktadır. Daire, Güneş, O.
Churchward şöyle diyor:
"Daire ve noktalı daire, Mu hiyeratik alfabesinin ilk harfidir, alfabemizdeki "A"ya denktir. Mu kıtasında Tanrı'nın tekliğini ifade etmek üzere Ra denilen güneşi sembolize ederdi."
Latin sayılarındaki 1 rakamı gibi, bir noktanın uzantısı olarak, dikey bir çizgiden oluşan elif harfi, kutup (eksen) sembolizmini içeren bir harftir. Noktalı daire sembolünün 'bir'in ikiyi yaratması sembolizmiyle ve ilk harfin ikinciyi yaratması sembolizmiyle paralel olduğunu gören mutasavvıf René Guénon bunu merkezinden geçen bir ekseni olan daire örneğiyle şöyle ifade etmektedir: "Arap alfabesinin ilk harfi olan elifin şekli bir eksene benzer ve kutupsal bir harftir. Elifin düşey, ikinci harf olan 'be'nin de yatay olarak düşünülmesi halinde, elifin en üst noktası 'be'nin noktası olarak yansır ki, bu nokta söz konusu dairenin merkezidir. Be harfi nurla özdeş olan ruhu temsil eder. (Kutup)
"A" harfi (Arami dillerde alef) öküzün (ya da boğanın) simgesidir ve aleph, sözcük anlamıyla, İbranice'de "öküz" anlamına gelir. A harfinin Eski Mısır hiyerogliflerindeki öküz boynuzlarından alındığı Mısır hiyeroglif metinlerinden ve Sina eski yazısından anlaşılmıştır. Dilbilimcilere göre, A harfinin biçiminin kökeni, yay biçimi oluşturan öküzün boynuzlarıdır. (Eski bir inanışa göre, Dünyayı ayakta tutan, öküzün boynuzlarıdır.) Bu yay biçimi, tarihsel süreç içerisinde, yayın iki ucunun iyice bükülüp kesiştirilmesiyle küçük (miniskül) alfa harfini doğurmuştur. Büyük (majiskül) A harfi baş aşağı edildiğinde öküzün boynuzları hâlâ görülebilir.
Büyük A harfi kimi okültistlere göre, grekoromen alfabede "yüce tesir"in inişini sembolize eden bir harftir; çünkü hem tesirin inişinin sembolik biçimleri kabul edilen koni ve piramidin izdüşümü olan üçgen biçimindedir, hem de ilk harftir.
Kimi kabalistler Arapça'daki eliften farklı olarak yazılan alefte bilgelik ve yavrusuna süt veren bir inek sembolizmini görürler, Süt verme ve inek Eski Mısır'daki ilahe İsis'in sembolleriydi ve eski Mısır'daki gerek Danderah dikdörtgen burçlar kuşağında, gerekse Danderah dairesel burçlar kuşağında ineğin boynuzları arasında Sirius yıldızının temsil edildiği görülür. Kimi araştırmacılar, hilal sembolünü de inek, öküz ya da boğa boynuzlarının bir türevi olarak ele alırlar.
İncil'deki "ilk harf ve son harf benim" ifadesi, 22 harfli İbrani alfabesine uygulandığında ifadeyi şöyle yazmak gerekir: l'inci ve 22'nci benim."
Alıntıdır...
Nurmaris....
* Mutlu Olmak *
(Beyin Frekans Dalgaları)
Evrende Her Şeyin ENERJİ Dalgalarının TİTREŞİMİ (frekansı) neticesinde oluşmakta olduğu artık BİLİMSEL bir Gerçek, İnsan Beyninin Yaymış olduğu DALGALARIN belirli Frekanstaki Titreşimleri, Kişinin RUHSAL Enerjisini (Mutlu, Mutsuz, Sıkıntılı, Stresli, Huzurlu) Oluşturmakta ve Yaşam KALİTESİNİ belirlemektedir.
Genelde Dört Farklı DALGA çeşidi BEYİN tarafından oluşturulmakta...
1.DELTA Dalgaları (0-4 Hz.) Derin UYKU Halinde,
2.TETHA ,, (4-7 Hz.) Uykuya GEÇİŞ Sırasında,
3.ALPHA ,, (7-13 Hz.) Fiziksel, Ruhsal RAHATLAMA, Huzurlu Durumlarda,
4.BETA ,, (13-30 Hz.) Gergin, STRESLİ, Huzursuz Durumlarda,
Buradan da Anlaşıldığı üzere ALPHA dalgaları İNSAN’ın Mutlu, Huzurlu olduğu zamanlarda BEYNİ’nin YAYDIĞI Dalgalardır. Kimi İnsan Resim yaparken, kimisi MÜZİK dinlerken, kimisi konuşurken, kimisi de Einstein de olduğu gibi Matematik problemleri Çözerken Farkında olmadan BEYNİN de bu Dalgaların Oluşmasına neden olur. Ve MUTLU, Huzurlu, Stresten Uzak, KALİTESİ yüksek ZAMAN Dilimini yaşarlar.
Günümüzde Gelişen TEKNOLOJİ sayesinde, Beyin Dalgaları en Hassas şekilde Görüntülenip, Ölçülebilmekte, gerekli FREKANS ayarları yapılarak aşırı Sinirlilik, uzun süreli STRES, Uyku Bozuklukları gibi Durumların Tedavisinde kullanılmaktadır. (Günümüzde sıkça kullanılan Anti depresan İlaçlarda bir yerde BEYNİN yüksek Frekanslardan Yaydığı DALGALARI düşük Frekanslara çekebilmek için Beyin kimyasına Yapılan müdahalelerdir.)
Gelişen teknoloji İNSAN Beynine Yerleştirilecek FREKANS Düzenleyici Elektronik Cihazlarla, İnsanı devamlı ALPHA Frekansında Tutabilecek Düzeye gelmiş bulunmaktadır. Yani hiç Üzülmeyen, hep tebessüm eden, kızmayan, STRESE girmeyen, kafaya bir şey takmayan İnsanlar olarak YAŞAMAK mümkün... Peki kulağa Hoş gelen böyle bir YAŞAMI İstermiydik...? Hani İçimizde hiç KIŞIN, Soğuğun, Fırtınanın olmadığı, Devamlı YAZ’ın Yaşandığı bir Mevsimi...
alıntıdır
Genelde Dört Farklı DALGA çeşidi BEYİN tarafından oluşturulmakta...
1.DELTA Dalgaları (0-4 Hz.) Derin UYKU Halinde,
2.TETHA ,, (4-7 Hz.) Uykuya GEÇİŞ Sırasında,
3.ALPHA ,, (7-13 Hz.) Fiziksel, Ruhsal RAHATLAMA, Huzurlu Durumlarda,
4.BETA ,, (13-30 Hz.) Gergin, STRESLİ, Huzursuz Durumlarda,
Buradan da Anlaşıldığı üzere ALPHA dalgaları İNSAN’ın Mutlu, Huzurlu olduğu zamanlarda BEYNİ’nin YAYDIĞI Dalgalardır. Kimi İnsan Resim yaparken, kimisi MÜZİK dinlerken, kimisi konuşurken, kimisi de Einstein de olduğu gibi Matematik problemleri Çözerken Farkında olmadan BEYNİN de bu Dalgaların Oluşmasına neden olur. Ve MUTLU, Huzurlu, Stresten Uzak, KALİTESİ yüksek ZAMAN Dilimini yaşarlar.
Günümüzde Gelişen TEKNOLOJİ sayesinde, Beyin Dalgaları en Hassas şekilde Görüntülenip, Ölçülebilmekte, gerekli FREKANS ayarları yapılarak aşırı Sinirlilik, uzun süreli STRES, Uyku Bozuklukları gibi Durumların Tedavisinde kullanılmaktadır. (Günümüzde sıkça kullanılan Anti depresan İlaçlarda bir yerde BEYNİN yüksek Frekanslardan Yaydığı DALGALARI düşük Frekanslara çekebilmek için Beyin kimyasına Yapılan müdahalelerdir.)
Gelişen teknoloji İNSAN Beynine Yerleştirilecek FREKANS Düzenleyici Elektronik Cihazlarla, İnsanı devamlı ALPHA Frekansında Tutabilecek Düzeye gelmiş bulunmaktadır. Yani hiç Üzülmeyen, hep tebessüm eden, kızmayan, STRESE girmeyen, kafaya bir şey takmayan İnsanlar olarak YAŞAMAK mümkün... Peki kulağa Hoş gelen böyle bir YAŞAMI İstermiydik...? Hani İçimizde hiç KIŞIN, Soğuğun, Fırtınanın olmadığı, Devamlı YAZ’ın Yaşandığı bir Mevsimi...
alıntıdır
nurmaris
15 Ağustos 2012 Çarşamba
EZOTERİK
Batı Avrupa’nın “hırsızlar tanrısı” Merkür’den Merkantilizme yani Masonik emperyalizme doğru yol aldığını, Buna karşılık mistisizmin de aynı mitten geldiğini anlattığımız bir önceki yazı bir hayli ilgi gördü.
Batı Avrupa’nın “hırsızlar tanrısı” Merkür’den Merkantilizme yani Masonik emperyalizme doğru yol aldığını, Buna karşılık mistisizmin de aynı mitten geldiğini anlattığımız bir önceki yazı bir hayli ilgi gördü.
Akıldan hem vahşi kapitalizm hem de bilgelik doğmuştur. Bunu zahiri ilimlerle Batıni ilimlerin tasnifi veya aklın şekavet ve saadet fonksiyonlarının ayrışması olarak da düşünebiliriz.
Bütün kadim milletlerin bir Hermesi yani Merkürü vardı.
Endülüslü Müslüman alim Mecritî’nin “Gâyetü’l-Hakîm” adlı eserinde Sâbiiler’in Hermes’e yaptıkları ilginç bir münâcât aktarılır:
“Biz seni bütün isimlerinle, Arapça ey Utarid, Farsça ey Tir, Latince ey Harus, Yunanca ey Hermes, Hindce ey Budda,diye çağırırız.”
Merkür gezegeninin temsil ettiği mitolojik değerlere yani Hermes’e Zerdüştler Hürmüz derken…
Biz de Hermes’e Türkçe’de E r m i ş (hermes) demişizdir. Ermişlik bir tür ezoterik (batıni) Bilgeliktir.
İki kelime arasındaki fonetik yakınlık dikkat çekicidir: (Hermes=Ermiş) Hatta kelimenin fiil kökünün ve masdarının Türkçe olduğuna bakarak (Er-mek ten Er-miş) Hermesin Türkçeden dünyaya yayıldığını ileri sürebiliriz.
İslam’da Hermes-i Heramise (ermişlerin ermişi) Hz. İdris’tir. Hz. İdris’in göğün 4. katına çekildiğine ve ölmeden cennete gittiğine inanılır.
Eski Türk inancındaki Hermes ise “Tengri Teg Tengri”’de bolmuş (göklerin göğüne çıkarak sırları öğrenmiş) bizim Bilge Kağan’dır.
Tasavvûf Hermetik geleneğe bağlıdır. Nitekim Yunus Emre:
“İdris Nebî hûlle biçer,
Gezer Allah deyû deyû.”
Derken Peygamberler tarihi arşivinden değil, gönül evrakından söylemiştir.
(Hûlle: Hal elbisesi)
Gramer, Mantık, Hitâbet, Aritmetik, Geometri, Müzik ve Astronomi’den teşekkül eden yedi serbest ilmin, Hermes’ten geldiği rivayet edilir. Bu yedi sanat daha sonra gelen tüm bilimlerin kaynağını oluşturacaktır.
"Bir nebi olarak ilk defa ata binip, Kâbil'in bozguncu torunlarına karşı, "Allah yolunda" cihada girişen Hz. İdris’tir.Cebrail'in ilk vahiy getirdiği nebi de odur. Kendisine 30 suhuf verilmiştir..."
Atı ehlileştiren Türkler olduğuna göre İdris peygamberin Türk olma ihtimali araştırılmaya muhtaçtır. Bundan daha da önemlisi, Türk mitolojisi ve kozmografyasının hiç de yabana atılamayacak kadar köklü ve mistik değerlerle dolu olduğudur.
Ev inşa etmek (medeniyet) Hermesçi bilimin bir parçasıdır. Mimariyle ilgili fikirlerin etkilerini Masonluğun ritüellerinde görebiliriz. Merkür veya Hermes kelimelerinin yerini İbranilerde Hiram kelimesi almıştır. Hiram usta bilindiği gibi Salamon mabedinin mimarıdolayısıyla da Masonların büyük üstadıdır.
Bizce karmaşık olan bütün bu mitolojik ve dini tespitlerden çıkarılması gereken sonuç, Eski çağlardan bugüne ulaşmayı ve uygarlaşmayı başarabilmiş bütün kadim uluslarda vahye dayalı bir aydınlanma sürecinin yaşandığıdır.
Bu aydınlanmanın mitolojideki aktörü Merkür veya diğer adıyla Hermes’tir. BaşlangıçtaHermes, tanrılarla insanlar arasındaki haberci, bize göre bir nevi melektir.
Hermesin rolü, tevhidi dinler döneminde Cebrail Aleyhisselam’a ve peygamberlere geçmiştir. Bu peygamberlerin ilk vahiy alanı Hz. İdris olduğu için de insanlık tarihinde semadan gelen ilim ve sanatın nakilcisi olarak İdris peygamber kabul edilmiştir.
Hermes ve bu mitolojik birikim, Yunanlı değildir. Yunan mitolojisi parşömenler ve alfabe sayesinde günümüze ulaştığı için biz Yunan bilgeliğini tanıyoruz. Kendi bilgeliğimizi ise tesadüfen ve ancak 1893’ten sonra öğrenebiliyoruz. (Orhun Yazıtları)
Türk, Arap, İbrani, Hintli, İranlı, Latin vs ulusların Hermesleri vardır. Her kavme bir peygamber geldiği bilgisine de uygun olan bu görüşe göre milletler nasipleri ve çabaları oranında kalkınıp, zenginleşmişlerdir.
Hint fakirinin Buddha’sıyla, Yahudi Rockefeller’in Hanuk’u, Türk’ün Bilge’siyle, Yunan’ın Hermesi hep aynı mefhumlardır.
Hz. Muhammed’in son peygamber olarak Kur’an-ı Kerim’i yazdırması ve kalıcı bir kitaba tahvil etmesi zamana uygun bir son tebliğ görevidir.
Allah-u teâlanın kullarını kurtarmak için böyle mucizevi tebliğ hizmetlerini tanzim etmesine bakarak 610 yılından önce de ayırım yapmaksızın kullarıyla ilgilendiğine inanmamız gerekir.
İşte bu “ilginin” sembolü Hermes’tir. Hermes başka bir ifadeyle “Allah’ın ipi”dir. İlmin iletişim kanalıdır. Uluslar bilgelerin izinden gidebildikleri ölçüde güçlenip uygarlaşmışlardır. Bilge Kağan döneminde 23 Çin şehrinin ele geçirilmesi ve Şantung yarımadasına kadar ordu sevk edilmesinden iki nesil sonra devletin yıkılması, bilgiden uzaklaşılmasının bir sonucuydu.
Ulusların teşekkül ettiği Tarih öncesinde ve İlkçağda Hermes vasıtasıyla öğrenilen Gramer, Mantık, Hitâbet, Aritmetik,Geometri, Müzik ve Astronomi, inşaat ve mimari ilimlerinde ileri giderek Nano teknolojiye kadar yükselen uluslar bugün dünyanın hâkimi olmuşlardır.
Bu Kavimler “Hermesle gelen” aklı benimsemekle birlikte yine aynı kanalla gelen Batıni ilimleri ve ahlakı terk ettikleri için hakimiyetleri, bazen kendilerinin çoğu zaman da sömürdükleri fakir ulusların felaketi olmuştur.
Bilge Kağan ve Hoca Ahmed Yesevi bilgelikleri sayesinde madde ile mananın ahengini kurmayı başarmış olan Türkler, 16. Yüzyılda dünya hâkimiyetine oldukça yaklaşmışlardı.
Ancak atalarımız, ilahi bilgeliğin rasyonel ve Merkantilist cephesini takviye edemedikleri için 18. yüzyıldan itibaren büyük sıkıntılara düştüler. Türk Milleti fakirleştikçe bilgiden uzaklaştı.
ALINTIDIR ...
NURMARIS
13 Ağustos 2012 Pazartesi
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



















